Gerçekten yaşıyor muyuz…?

12119009_10153918122774415_1130023328503769811_nBir sabah uyandığınızda yüzünüzü yıkamadan açın pencerenizi ve derin bir soluk alarak gökyüzüne bakın…

Bakın öylesine gördüğünüz her şeye, dinleyin, hissedin ve anlamaya çalışın etrafınızda olan biteni. Sonra bir gün öncesini düşünün, daha öncekileri hatırlayın ve çok daha öncekileri… Aslında hiçbir şeyin değişmediğini, geçen zamanın sizden alıp götürdüklerini, ulaşamadıklarınızı, doyamadığınız mutlulukları, sevdiklerinizi, kısaca tüm hayatınızı göreceksiniz. işte o an küçük bir tebessüm içinizde bir yerlerde hazır bekleyen fitili ateşleyecek. Yüreğinizdeki çırpınış tatlı bir heyecana dönüşecek ve o gün dahil sonraki her güne çok daha farklı uyanacaksınız…

Bu bir psikolojik test yada doğruluğu kanıtlanmış bir araştırma vs. herhangi bir şey değil. Sadece yaşadığımız ortamı algılayarak mutluluğu yakalamak adına küçücük bir bakış açısı. Bu ve buna benzer birçok değişik farkındalıkla güne başlayabilirsiniz. Çünkü aslolan önce yaşadığımızın farkına varabilmektir. Bu farkındalığa ulaştıktan sonra ne zamanın geçip gitmesi, ne yaşanmışlıklar ve hatta yaşlanmanın bile bir anlamı kalmadığını göreceksiniz.

Tüm bunları evinizin penceresinden her gün gördüklerinize yeniden bakarak yapacaksınız. Bu pencere iş yerinizin penceresi olacak sonraları, komşularınızın, akrabalarınızın penceresi derken zihninizde açtığınız bu yeni pencere ile yepyeni bir bakış açınız olacak. Sonrası her şeyi doğal sürecine bırakarak yaşayacak ve olan biteni çok daha doğru algılayarak değerlendirmeye başlayacaksınız. Ormanları yok etmemeniz gerektiğini anlayacaksınız mesela, hayvanları da seveceksiniz, doğanın bize değil bizim doğaya ihtiyacımız olduğunu öğreneceksiniz. Size dayatılan her şeyi sorgulayarak inanacaksınız ya da reddedeceksiniz. Hepsinden öte gerçekten yaşamaya başladığınızı anlayacak ve yaşatacaksınız…

 

Yetim hakkı…

DSCF7150Şaşırmayın dostlarım. Üzülmeyin de ve hatta hiç düşünmeyin üzerine. Siz hiç hırsızın suçunu itiraf ettiğini gördünüz mü. Hırsızlığın bir meslek olarak anıldığı ülkemizde çalanın haklı sebepleri olduğuna inandığını bilmez misiniz. Bilmez misiniz ki çaldığı her şey onun hakkıdır.. Çalmamış, hakkı olanı almıştır sadece. Çünkü “bal tutan parmağını yalar” sözünün başka hiç bir dilde karşılığı yoktur. O halde fırsatını bulan her idareci için yaptığı işin karşılığında ağzına bir parmak bal çalınması anormal bir durum değildir ki. Zaten hiçbir ülkede de duyamazsınız oğlunun yediği haltlar için “ne var bunda” diyen bir idareci..

Ben neredeyse tüm hayatımı tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyarak geçirdim. Sürekli tasarruf etmem istendi. Zamanla istenmesine gerek olmadan tasarruf etmek için ben uğraştım. Üşüdüm bazı zamanlar ama yakıttan tasarruf ettim. Suyu tasarruflu kullandım. Az ışıkla yaşamaya alıştım. Ekmeğimi ziyan etmemek için uğraştım. Artan yemek için hep azar işittim. Bulamayanların olduğunu kafama vura vura öğrettiler bana. Hep bir yetim hakkını ödemeye çalıştım. Ben tasarruf ettikçe bir yerlerde bir garibanın veya yetimin karnı doyuyor sandım… Oysa gariban hep aç, yetim hep zavallı olarak kalmış. Asıl tasarruf etmesi gerekenler her türlü aymazlığı hak sayar olmuş.

Ve şimdi merak ediyorum o tüyü bitmemiş yetimler nerede ne haldedirler diye.. Halen daha akıllanmamış başımı vuruyorum duvardan duvara…

Geçen zaman olur ki…

DSCF0376Uzun zaman olmuş. Tozlanmış buralar. Bırakıp gitmişim. Bu kadar zaman sonra dönünce hüzünlendim. Sayfalar, yorumlar ve hatta fotoğraflar bi hüzünlü baktılar bana. Geçen zamana yenik düşmüşüz hep birlikte. Kirlenmiş, yorulmuşuz…

Şimdi döndüm işte. Değişen çok bişey yok aslında. Biraz daha yaşanmışlıklar artmış ve bu yaşananların getirdiği yeni duygular gelişmiş zihnimizin gizli köşelerinde.

Hayat her gün aynı monotonlukla yaşanılan günleri tekrar etseydi ne korkunç olurdu yaşamak zorunda olmak. Ama neyseki atılan her adım bir öncekine benzer gibi görünse de o kadar çok farklı görüntü sergiliyor ki. Ama işte insanoğlu.. Ardına bakmadan yürüyüp gidemiyor ki.. İstiyor ki zaman geçerken yaşanması gereken her şeyi yaşasın… Tüm dünya onun olsun. Varken daha çok olsun ve zaman geçerken her şey dursun… Yaşlanmadan yaşasın sonsuza kadar…

Ama zaman acımaz ki. Geçip giderken şekillendiriir ne varsa takılan peşine ve yaşayan onunla. Sonra birden yavaşlar gibi olur. Öyle bir yere gelinmiştir ki ne hayat ne de onun getirdiklerinin manası kalmaz. Aslında yavaşlayan zaman değil yaşamdan zevk alma arzusudur. Zaman geçtikçe zamana ayak uydurmayan ve içimizde bir köşede yaşayan çocuk tarafımızı artık hissedemez olmuşuzdur artık. İçimizdeki çocuğa ulaşamayınca da artık bedenimiz sadece geçen ana ayak uydurup zamanın ona biçtiği ömre mahkum olmuştur bile.  Çünkü yaşlanmışızdır ve… Yaşlandığımız an içimizdeki çocuğun bizi terk ettiği andır…

Prenses öpmese de olur mu ki…

Ve aniden… Prenses kurbağayı öptü. Biçimsiz kurbağa, genç yakışıklı bir prense dönüştü. Prensesini öptü, selamladı, elini tuttu ve mutlu mesut yaşadılar. Bu bir masaldı ve her masalda olduğu gibi mutlu sonla bitti.

Masallar, hayatın içindeki arzulardan çıkmamış mıdır zaten. Ama ortalıkta bu kadar çok kurbağa varken onları öpecek bir prenses neden olmaz hiç. Bilmezler mi ki bu prensesler öpmeden dönüşülmeyecek bir şeye benzeyen adama.

Ama gel görki sevda masalları hep bir ıstırapla yaşanır ve her masalın sonunda kavuşamaz sevenler. Ama kavuşacamayacaklarını bilseler de vazgeçmezler sevdalarından. Bilirler ki onlar için mühim olan o duyguya girip sevmiş olmaktır. Yürekleri yön tutmaz. Ne olduğu değil de ne hissedildiği önemlidir. Masal gibi duyguların içindedirler ama masal gibi yaşamazlar gerçekleri. Aşk ta demezler bunun adına. Zaten tanımların anlamı yok olmuştur çoktan. Sonrasında olanlarla ilgilenmeden yaşarlar..

Masallardan esinlenir, aşık olur sevdaya düşeriz hep birlikte. Bir bakış bir süzüş yakar yürekleri. Masallardaki prensesleri dinleyerek büyümüş nesilleriz ya. Aşka düşeriz masal gibi başlangıçla. Sonra onlar gibi hissetmek isterken bir türlü beceremeyiz. Çünkü etrafımızdaki dönen hayata aldırış etmeden yaşamak ancak masallarda mümkündür. Bunu başarabilenler zaten tarihin içinde efsane aşıklar olmuşlardır ve hiçbiride kavuşamamıştır. İşte buradan yola çıkılarak yapılan tüm aşk filmlerinin sonunda el ele ölen sevgilileri seyredip yoğun bir duygusallık yaşamamız da bundandır..

Aşka inanmayan ben bile biliyorum ki yürek yol alırsa o yolun dönüşü olmaz. Mühim olan yüreğinin gittiği yola uyum sağlayacak kadar yürekli olabilmek. Bilmeden düşünmeden ama teslim olmadan yaşayabilmek. Sorgulamadan hemde. Varmı ki böylesi yaşananlar olur mu ki sevdanın hüzünle bitmeyen yolları. Bir prenses bir kurbağayı öpermi ki?

Memleketimden azar azar…

Geçti gitti işte. Bir yaz daha kaydı ömrümden. Yaşanacak bir yaz daha eksildi. Bir kez daha uzaklaşmaya başladık güneşten. Bir kez daha kapattık teras katlarını, balkonları, bahçeleri. Yaşanmışlıklar anı oldu. Bir yaş daha geçti gitti işte…

Önce kuzeyden başladım. Karadeniz’den. Sonra batı cephesindeydim ülkemin. Dağlarını tepelerini değilde şehirlerini saydım bu sefer. Kimi zaman tarihine gömüldüm, kimi zaman turizm anlayışında kayboldum, yıkıldım. Ama tekrar tekrar gördüm. Ülkemin cennet köşelerini. Bir defa daha sevdim içinde yaşayanlarına rağmen her köşesini.

Zigana’da yayla evinin huzurunda uyandım sabaha.

Yeşilin içinde yaşamanın ne demek olduğunu anlamaya çalıştım.

Derelerinde coştum, serinledim, hayata gülümsedim.

Gizli kalmış tarihini keşfettim. Ulaştım otların arasında kalmış kalıntılarına.

Sıcacık insanının gülümsemesindeki samimiyeti yakaladım. Anladım Karadenizli olmak ne demek. Ne demek misafirperverlik.

Akşamları sıcacık ortamlarında soluklandım.

Sonra uzandım batısına. Trakya’dan başladım bu sefer. Topraklarımın gerçek sahiplerini yerlerinde gördüm. Gelibolu’dan Çanakkale’ye uzandım…

Gelibolu’da başladı herşey. İlk mesajı aldık ve…

Bigalı’da duygulanıp anladık.

Ne yapsak, ne etsek te yetemeyeceğimizi..

Hissederek ayrıldık. Bir kez daha saygıyla anarak…

Biraz daha güneye Geyikli limanına yanaştık. Ve gelmişken Bozcaada’ya bakmadan geçmek olmaz dedik.

Yanaşırken limanına, yansıtmaya başladı sıcaklığını…

Sokaklarında buldum samimiyetini.

Sonra daha güneye. Bildik köşelere uğrayarak Bodrum’a kadar indik.

Keşke uzaktan göründüğü gibi olsa hep…

Buralara kadar gelmişken komşuya da bir uğradık. Yunan adası, Hipokrat’ın memleketi Kos’a..

Ve döndük dolaştık, geldik kürkçü dükkanına..

Sevdik, çok sevdik cennet köşelerini bir kez daha memleketimin.

Yaz bitti ama biz yeniden başlayalım dedik… Bir köşesinden…

Bir kaç memet…

İnsanoğlunun varlığından beri olan ve hiç bir zaman tam anlamı ile kazananı olmayan, herkesin kaybettiği tek olaydır savaş. Ama asla da son bulmaz. Savaş demek ölüm demektir. Kaybetmek, yok olmak demektir. Hatta Atatürk’ün dediği gibi, zorunlu değilse katliamdır, cinayettir.

İlk çağlarda ölen askerler üzerine hesap yapılırdı. En öndeki saflarda savaşanlar mutlaka ölecekler diye hesaplanırdı. Hatta bazı zamanlar bu adamlar ölüm cezası almış adamlardan seçilirdi.  Savaşa giden şansı yaver giderse sağ kalırdı. Ölüpte şehit olmak için savaşa katılanlar bile olurdu. Sonraları savaşın ölmeden öldürmek olduğu ve daha da sonraları ölmeden öldürmeden güç gösterisi olduğu anlaşılmaya başlandı. Ama bütün bunlar oluncaya kadar binlerce irili ufaklı savaşlar ve iki dünya savaşı yaşanmıştı bile…

İnsan hayatı gelişen teknoloji ile birlikte değer kazanmaya başladı. Gelişmiş ülke olmanın seviyesi de o ülkenin yöneticilerinin kendi insanının hayatına verdiği değerle ölçülür oldu. Artık savaşlar durulmaya onun yerini ülkeleri içten hırpalayacak yöntemler düşünülmeye başlandı. Bir çok ülke egemen güçlerin maşası oluverdi. Bu maşalar farkına varmadan dağılıp gitti. Sandılar ki kurtuluyoruz. Oysa kurtarıcı olarak gördükleri çoktan çukurlarını kazmıştı bile. Anladıktan sonra asimetrik tepkiler başladı ama artık iş işten geçmişti…

Egemen güçler bu işlerini yaptırabilmek için ülke insanının içinden kişiler seçmek zorundaydı. Bu kişiler kendilerini ne kadar ezik ve ne kadar güçsüz hissediyorlarsa o egemen güçler için bir tercih sebebi oluyordu. Nasılsa artık büyük savaşlar da bitmişti. Ama bitmeyen bir şey vardı. “HIRS”. Bu hırs büyük ülkeleri küçük ülkeleri yutmaları için her geçen gün büyüyordu ama teknik ve yaklaşım farklı olmalıydı. Onu da buldular… Tek adı vardı… “Terör”

Sonrası zaten kendiliğinden gelişecekti. Terör belası ile uğraşan ülkenin başka bir yola dönmesi, gelişmesi, büyümesi artık çok zor olacaktı. Ve öyle de oldu. Terör işine bulaşan teröristlerle uğraşması içinde o ülkenin ordusu seferber olacaktı elbette. Oldu da…

Terörün kuralı olmaz, çok belirgin taktiği de. Terör bir suçtur. Bütün dünya böyle bilir. Ama kendine dokunduğu müddetçe terör olayı olarak bakar. Yoksa nasıl isterse öyle değerlendirir. Ama terör olayı yaşayan hiç bir ülkenin kendi insanları bu eylemi yapan insanlara “özgürlük savaşçısı” demez. Tek ülke hariç…

Terörü değerlendirirken net olmazsan bir gün gelip senin bahçeni de talan edecektir. Terörle mücadele tam bir zeka gerektirir. Hamleni çok belli edersen piyonunu yedirirsin. Teröristi kandırmak için yem kullanırsan, yarın daha çok ister ama senin istediğin hiç bir şeyi yapmaz. Çünkü söz tutmak gibi bir özelliği yoktur ve zaten dürüst davranılarak terörist olunmaz.

Terörle mücadele eden ülkelerin ilk sırasında hep bu mücadele vardır. Bu işin adı kimilerine göre savaş kimilerine göre mücadeledir. Ama bu mücadeleyi yapan insanlar o ülkenin en zor işini yapmaktadırlar. Bunu da ancak iş başa düşünce anlarlar. İşin içinde olmadan yapılan yorumlar gelen ölüm haberlerine göre değişir. Çok şehit olursa herkes bir tepki verir ama şehit olmazsa uzunca bir süre teröristin haklı olabileceği bile tartışılır. Ölen teröristlerde bu ülkenin vatandaşı oluverir. Öldüren askerin suçlu olduğu konuşulur. Sonra terör acı yüzünü gösterince tekrar askere dokunulur. Balık hafızalı insanoğlu neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayana kadar binlerce insan canından olur. Sonra da ölenler öldüğü ile kalır. Ölümler kanıksanır ve ölenlerin  cenaze töreni yapılır yapılmaz her şey unutulur. O ölen canın daha yirmi yaşında olduğu ve ne uğrunda öldüğü hatırlanmaz bile… Herkes işine gücüne devam eder. Bir kaç intikam söylemleri yapılır ve biter gider…

Bırakın herhangi bir savaşı en ufak bir olayda bile ülke savunması için görev yapan herhangi bir kişinin kılına zarar gelmişse o ülke yöneticileri bütün işini gücünü bırakıp derhal tepki göstermezse o ülkenin artık terörist bir ülkeden farkı kalmaz. Bir Türk dünyaya bedel olurken akan bir damla kanının hesabı sorulamıyorsa. Bu ölen yiğitlere bi kaç iyi adam benzetmesi yapılıyorsa. Ülke bütünlüğünden bahsetmek ne kadar doğrudur. Aile içinde olan bir sıkıntıyı halletmek için tatilinin btimesini bekleyen bir baba olabilir mi.?

Bi kaç memet ölmesini bir yana bırakalım. Bir tane askerinin burnu kanadı diye dünyayı ayağa kaldıran ülkeler nerede yanlış yapıyorlar acaba. Biz mi anlayamıyoruz dünya gerçeğini yoksa hala yüzyıllar önceki kafada yaşayarak bugünümü değerlendirmeye çalışıyoruz.

Bi kaç memet ölmüyor sayın yönetici… Ülkenin direkleri sarsılıyor. O bikaç memet mahalle kavgasında ölmüyor… Bir kaçla bir kaç bin arasındaki farkın ne olduğunu anlatabiliyorsan ben de sana hak verip “ölenle ölünmez” diyeceğim. Ama ne zamanki bir kişinin değerini anlayarak olaylara panik havası vermeden sahip çıktığınızı gösterirsiniz. O zaman da en önde yine ben olacağım. Meclisi toplamak, paniklemek değildir. Tam tersi ülke topraklarında yaşayan kişilerin hayatlarına sahip çıkma sorumluluğudur. Ve siz de oralarda bunun için varsınız. Canınızın istediği gibi at oynatasınız diye değil…

O bir kaçtan birinin kim olması gerekiyor değer kazanması için, ya da kimlerden…??

Bir sorun var…

Öylesine geçiyorsa günler geceler. Böylesi hisettirecek sebepler nelerdir ve nasıl oluşabiliyorlar.?

Öylesine yaşanacaksa hayat, anlam kazandırmak için uğraşmalar boşa heyecanlar mıdır.?

Tüm yüreklerde varsa titreyen nağmeler, bu gönle vuran tınılar neden bu kadar acımasızdır.?

Şekil kaybolup hisler anlam katacaksa görünenlere, görsellik neden bu kadar dayanılmazdır.?

Müzikle beslenen ruh sevdayla beslenen yürek kadar güç katabilir mi hayata, yaşanmışlıklara.?

Sorgulamadan yaşamak gerekecekse. Yaşanan her şeyin hesabını sormak ne kadar doğrudur.?

Hesap vermeden yaşamak neden bir fahişelik ya da serseriliktir.?

Bugünü yaşarken geçen zamanın güzel harcanmış bölümü kazançken, harcanamayan bölümü yarına devredilebilir mi.?

Geçenin sadece bir an olduğunu anlamak için saçlara ak düşüp bedenin buruştuğunu fark etmek mi gerekir.?

Yok…

Olan biten hiç bir şey yok. Duygu yüklüyken farkına varamama durumu var sadece.

Hep bir yerlere yetişme çabası. İspatlarla dolu geçen gençlik. Kazanmak zorunda bırakılmış zamanlar, yıllar… Geçene, yaşanana saygı duymadan hep bilmediğin bir yarına hazırlanış. Bilmediğin tanımadığın sevgiliye bir sunuş. Gelecek her şeyin bugünden daha güzel olacağını zannedip her geçen güne haksızlık ederek yaşamak zorunda kalış. Sonra geçen giden anların tadını anlamadan gelene de yabancılık duyuş ve en sonunda yok oluş.

İşte sadece geleceğe ters bir bakış var. Hazırlandığımız, her anımızı feda ettiğimiz geleceğe…

Bir müzik, bir ses, bir dokunuş yada bakış. Hissettiriyorsa her köşesinde heyecanı. O andan sonrası gelse de olur gelmese de… Ya da gelecekse ne yazar. Eğer bir daha hissettiremeyecekse böylesini…

Olsun…,

Her şeye rağmen yaşadıkça yaşamalı, bazen hiç düşünmeden bazen de yakalamışken bıktırmadan….

Bulut dili…

Hava bulutlu, kapalı. Boylu boyunca bir bulut kaplamış gökyüzünü. Biraz beyaz biraz gri ama kasvetli ve iç sıkıcı. Yağmur yüklü gibi ama yok yağmur bırakır cinsten bir bulut değil bu. “Stratüs” Belki biraz çiseleyecek hepsi o kadar. Ya da anlık bir sağnak. Çünkü bu bulutun özelliği bu. Görüntüsü itici, yıpratıcı ve hatta birazda ürkütücü ama gücü bu kadar. Ne gök gürültüsü ne şimşek sadece çiseleyecek…

Stratüs bilinen on bulut çeşidinden biri. En masumu ve sevimlileri Kümülüs bulutu. Yumak yumak gezerler başımızın üstünde. Uzanır çimenliklerde anlam katarız şekillerine, benzetiriz bir şeylere. Aslında ne kadar da hayatımızın içindedirler. Farkında olmadan bütün dünyamızı şekillendirirler ama biz onların hakkında pek bir şey bilemeyiz. Ama “stratus” öylemi. Hepimiz nefret ederiz o buluttan. Çöktümü gitmek bilmez bazen günlerce. Tam da bugünlerde olduğu gibi. “Yağsa da rahatlasak” deriz hep bir ağızdan ama hayır işte o bulut yağış getirmez. Bunalım ve sıkıntı getirir. Romatizmaları azdırır ve en sonunda da aniden yok olur gider. Belki biraz ıslatır ama o kadar…

Masum görünümlü kümülüsler dolaşırken tepemizde. Kendilerine benzeyen başka dostlarıyla buluştukça coşarlar. Kümelenirler. Masum arkadaşlar bir araya gelince o ürkek, çekingen görüntülerinin yerini vahşi bir yırtıcı alıverir… O masum pamuksu şeyler bir anda canavarlaşmaya, devasa kalınlıkta bulut kümeleri olmaya başlarlar. “Kümülonimbus” olurlar. Yani fırtına bulutu. Bulut içi yoğun elekrik yüklü. O kadar ki içine giren koca bir uçağı bile düşürecek cinsten. “Fanatik” bir bulut kümesi oldular işte. Masum masum dolaşırken birlikten kuvvet doğdu ve birbirlerini gaza getirerek ortalığı tarumar ediverdiler bir anda.!!

Sonra ne mi oldu? Uzaklaşıp gittiler arkalarında bıraktıkları yıkıma bakmadan. Uzaklarda görünürler arada örs şeklinde, üst tarafları kara ve göğe doğru uzanmış bir el gibi. Bazen de kenardan bakıp bakıp gülerler öylesine..

Bulutlar boş yere dolanmazlar yukarılarda. Renk katarlar, can verirler ama bazen de verdiklerini acımasızca alıverirler…

Siz yinede yükselen gerginliği hissedince dikkatli olun. Ya şemsiyenizi alın ya da bırakın yapmak istediğini yapsın. Çünkü içindeki enerjiyi nasılsa boşaltacak. Haa ya da.. Eğer becerebiliyorsanız rüzgar olup dağıtın…

Bulutsuzluğu çok özlemeden ama mavi gökyüzüne de hasret kalmadan güzel bir yaz geçirmeniz dileği ile…

Bir an…

Geç bir akşam vakti. Geç diyorsam gece yarısı değil. Gökyüzü ışıl ışıl. Her zamanki yerimdeyim. Denize nazır bankımda…

Duymaya çalışıyorum dalga seslerini, denizi dinliyorum. Araya karışan seslere aldırış etmiyorum. Ve en önemlisi hiç bir şey düşünmüyorum. Bakıyorum derinlemesine, olabildiğince…

Mavilikler arasındaki yakamozları takip ediyorum. Aldatıyorlar her defasında beni. Karıştırıyorum çoğu zaman ve en baştan başlıyorum. Onlar ışıldadıkça ben gülümsüyorum…

Olabildiğince uzanıyorum gerinerek. Kollarımı da uzatarak açıyorum tüm vücudumu. Yosun kokusunu genzimde hissederek soluyorum havayı…

Uzaklarda yanıp sönen ışıklara dalıyorum. Oralardaki hayatı, yaşanmışlıkları düşünüyorum. Gökyüzünde yanıp sönen bir uçağın ışıkları ile kendime geliyorum…

Ne kadar oturdum burada bilmiyorum. Yüzüme asılıp kalan gülümsememi o bankta bırakıyorum ve kalkıp yürümeye başlıyorum. İçinden çıkıp geldiğim kalabalığa karışıyorum…

Biz adam olmayız…

Yarın 23 Nisan…

Yine çocuklar oturacak büyük adamların koltuğuna. Hep birlikte tebessüm ederek bakacağız. Kimimiz iç geçirecek, kimimiz anlamsız bakacak, kimimiz de öylesine bakıp geçeceğiz. Laf ola beri gele misali kutlamış olacağız ulusal egemenlik ve çocuk bayramını. Dünya çocuklarına iş olsun mesajlar gönderip, sahte gülücükler yayan sunucuların şaklabanlıklarını izleyeceğiz. Televizyonlara birde çocuk programını koydukmu ohh ne güzel her şey tas tamam oldu. Bir de alengirli reklamlar yapıp çocukları alışverişe götürün ey babalar, anneler diyeceğiz. Sonra da “bu nesil ne kötü yetişiyor be arkadaş. Ne tarihini biliyor ne de önemli günlerin anlamını” diye hayıflanıp duracağız…

Sonra yarışmalar düzenleyeceğiz, sonuçları belli olan yarışmalar yapacağız. Göstermelik hediyelerle kandırdığımızı sanacağız yönettiğimiz halkımızı. Yönettiğimizi diyorum çünkü biraz da yönetenlerin gözünden bakıyorum ve daha bir dehşete düşüyorum. Nasıl fark etmiyorlar bu yozlaşan durumu diye daha bir üzülüyorum.

Yarışma demişken.. Bir de ödül törenlerimiz var. Evlere şenlik misali.. Her şey belli. Ama nedense trilyonlar harcanarak yapılan organizasyonlarda bir de jüri üyesi falan oluyor. Ama bu da laf ola beri gele diye. Kim en iyi olacak belli zaten. Kimin umurunda hak edenler, kimin umurunda gerçekten emek sarf edenler.. O kadar insanı topla oraya, sonra da küfreder gibi dağıt ödülleri. Pehh. Birde sorar dururuz “neden adam olamıyoruz?” diye.

Her neyse işte. Kızgınım ben yine. Bu ülke o kadar güzel, üzerinde yaşayan insanlar rengarenk. Ama bu insanlara ve bu toprağa bir şeyler sunan insanlara veya bu millete hizmet eden insanları değerlendirenlere kızıyorum. Hani biz mertliği, delikanlılığı bilirdik. Hani biz adamın hasıydık. Hani biz yüzyıllardır süregelen bir kültürün ürünleriydik. Hani biz sahtekarlığı, dalkavukluğu sevmezdik. E o zaman nedir bu dayatma anlayışlar. Yapmacık işler. Uyduruk organizasyonlar.

Neden hep iyi olanlar değil de iyi yalakalık yapanlar kazanıyor. Böyle olduğunu tüm millet fark etmişken. Yağcılara prim verenler neden utanmıyor. Ya da paranın gücü gerçek anlamda emekçinin gücünü her seferinde al aşağı ediyor?

Diyeceksin ki. “E be kardeşim günaydın. Bu böyle gelmiş böyle gidiyor yüzlerce yıldır.” İşte bu sebepten bende diyorum ki. “Bunun böyle gelip böyle gitmesine kim izin veriyor.”

Dünyanın her yerinde bir sürü organizasyonlar, kutlamalar oluyor. Ama hiç birinde bu derece sahtekarlık olmuyor. Olsa da bu kadar aleni değil. Bu kadar batmıyor, acıtmıyor.

23 Nisan kutlamalarında çocuklar yoruluyor, öğretmenler yıpranıyor diye 24 nisan da tatil. Ama gel gör ki. Hemen hemen tüm okullar kutlamaları 20 nisan cuma günü yapmış ama 24 nisan gene tatil. E ben daha ne diyim benim sevgili milletime… Tamam “bakan”larımız bakamaz olmuş ama bakıyorum bu işe benden başka kızan da yok. Çoluk çocuğunu okula gönderenler bir gün daha tatil yapmanın sevincini yaşarken, öğretmenler de dört günlük tatil de gidecek yer bakar olmuş… Onsan sonra da soruyorsunuz hala…..

Olsun biz avunalım gene. Ne olacakki.. Gönüllerin şampiyonunu seçelim, gönüllerin birincisini alkışlayalım. 23 nisanlarda, 19 mayıslarda ne yaptığımızın farkına varmadan tatilin keyfini sürelim. Ondan sonra da emek sarf eden insanlar yerine çıkarcı zihniyet alkışlanıp ödüllenince de baka kalalım… Olsun be buda olsun… Gün olur devran döner… Dönmezse de su akar yolunu bulur. Odamı olmadı. Herkes hak ettiği şekilde yönetilir diyerek konuyu kapatalım…

Ne yapalım “yalan dünya” be… Yazık…