Çanakkale’yi hissetmek…

Kızıl bir sabah…

Gün doğdu doğacak. Sıcak bir tebessümle bakıyorlar birbirlerine. Hafif hafif düşen yağmur damlarının tıkırtısı dışında bir ses yok ortalıkta. Islatır cinsten değil ama damla damla düşüyor arada, gözyaşı misali gökyüzünden. Sonra o da duruyor. Derin bir sessizlik var. Sessizliğin içindeki huzur hissediliyor gözlerdeki kararlılıkta.

Sarısı, esmeri, uzunu, kısası, yaşlısı, genci, çok genci ve hatta ergenliğe yeni girmişi bile aynı durumda bekliyor, kızıl sabahın güneşe kavuşmasını.  Uykusuzluk, yorgunluk sarmış bedenlerinin her yanını ama en ufak bir vazgeçme duygusu ve yıkılmışlık yok bitkin vücutlarından yansıyan görüntülerde. Karınlarını doyurmak için kaşıkladıkları çorba, kemirdikleri peksimet ve enerji olsun diye içtikleri üzüm hoşafı olmuş en mükemmel ziyafetleri. Fazlasını hiç beklememiş ve istememişler zaten.

Gün doğuyor bekledikleri toprakların üzerine tüm gerçekleriyle, hırsıyla. Aydınlanırken ortalık, ıslık sesleri yükseliyor peş peşe. Ardından toz bulutu ve patlamalar olur olmaz her yerde. Sabahı beklediği arkadaşının düşüşünü görüyor mevzide ama yüzündeki tebessüm kaybolmuyor. Yaptığı kutsal göreve kilitlenmiş yüreği soğuk kalıyor gördüklerine. Belki de “bekle geliyorum” diyor usulca içinden.

Beklenen emir geliyor…

Hiç düşünmeden bağrına saplanan hançeri sökmeye koşturuyor hepsi birden. Yıkıla yıkıla ilerliyor, ölüme koşuyor ama ölmüyor. Kırıyor vatanına uzanmış elleri. Zafer çığlığı atarak gelen düşmanı çığlık çığlığa boğuyor Çanakkale’nin boğaz sularında. Geçirmiyor devasa güçleri olan hain anlayışı. İzin vermiyor bölünsün vatanı. İstemiyor yaban eller dokunsun mahremine.

Ölüyor koynunda büyüttüğü sevdasıyla. Elinden bırakmadığı tüfeği ile. Destanlaşıyor yaşatıp yaşattıkları ile. Gösteriyor asırlar boyu sürecek medeniyetlere kime ve kimlere sataşılamıyacağını. Anlatıyor Türk’ün gücünü ve tüm dünya gelse de üzerine vermeyeceğini bir parça toprağını

O gün orada “geçemezsin” dedi diye bugün burada ülke olduğumuzun farkında olmamız gerektiğini anlatıyor bize her yıl dönümünde. Haykırıyor yüreğinin en derinliklerinden “bu vatan hepimizin olsun diye öldüm ben”… “Beni andığın gün ülkene sahip çıkmak için canının bir değeri olmadığını anla” diyor taa geçmişten.

Yakup çavuşlar, Seyit onbaşılar sadece oralarda yaşamasın. Hep var olsun. Sembolleşen isimler filmlere malzeme olmasın. Sahip çıkılsın uğruna can verilmiş topraklarına.

Çanakkale’yi, Sakarya’yı, Afyon’u, İzmir’i anlamadan geçmemek gerek. Önce dünü kavramak sonra bugünden o güne bakarken hissetmek gerek. Gencecik bir ülkenin nasıl hoyratça yaşlandırıldığını görmek gerek… Sahip çıkmak gerek her köşesine, ölmeden ama bilerek…

Hepimiz kadınız…

Tabii yaa

Bugün nereye baksam, hangi kanalı açsam, kiminle konuşsam, nereye gitsem aynı konu konuşuluyor. Kadının ezilmişliği, mağduriyeti, sorunları, kadının kadın olma çabası…

Neden?

Çünkü bugün dünya kadınlar günü.

Neden?

Çünkü kadınları en azından bir gün ev sahibi yapalım diye.

Neden?

Kadınlara olan borcumuzu yılın bir gününde ödeyip kalan borçlardan yırtalım diye.

E şimdi biz alışmadık mı, sıkıntıya giren, mağdur olan, ezilen ve hatta öldürülen kişilerin ve toplumların kimliklerine bürünmeye. Bir günde hepimiz kadın olalım ne olur ki… Mesela etek giyip dolaşalım sokaklarda, topuklu ayakkabılarla koşturalım, kaşımızı bıyığımızı cımbızla aldıralım ve hatta makyaj yapalım.

Yapalım ki kadınların tüm sıkıntılarını da dindirelim. Kadın gibi düşünemesek de, hepimiz kadınız diyelim sorun falan kalmasın. Kimse dövmesin kadınları, hor görmesin, üzmesin.

Olan her olayda milliyetinden ve kimliğinden çok kolay vazgeçen bizler, bir gün için cinsiyetimizden de vazgeçelim. Anne olalım be bir gün için…

Belki anlarız o zaman, kadın olmanın sadece cinsiyet farklılığından olmadığını. Anlarız eşit olmasını istediğimiz varlıkların aslında eşit olmaya ihtiyaç duymadıklarını, anlaşılmaktan ve saygıdan öte bir dertleri olmadığını. Anlarız belki önce kadın değil, insan olmak istediklerini. Anlarız belki onlara cinsiyet farkından dolayı yarattığımız gerilimin altında ezildiklerini… Ya da kadınlar anlarlar belki ezilmemek için bize ihtiyaçları olmadığını. Her kadının da kendini koruyacak güçte olduğunu ama içgüdüsel olarak teşebbüs edemediğini

Kadınlar günü varken erkekler günü olmamasının sebebinin, kadınları kandırmaktan başka bir şey olmadığını anlarlar. Sonra da görürler, kadınlığın aslında en güçlü taraf olduğunu..

Doğurdukları güce bakarak görürler, hayatın başlangıcına sebep olan en önemli unsur olduklarını. Dünyayı bu hale getirenlerin de bir kadının kollarında yeşerdiğini.

Kadınların sorunlarının bile erkek programlarında neden tartışıldığını anlarlarsa eminim ki sorunlarını da çözmüş olacaklar…

Onlar anlayamazlarsa en güzeli, milletçe anlatmak için hadi hep beraber kadın olmaya…

 

Sen de haklısın…

Haklısın anne,

Çok haklısın. Hep ben yanlış yaptım, dinlemedim seni. Burnumun dikine gittim. Arkama bakmadan bıraktım gittim. Seni kandırdım. Düşünmedim olacakları. Seni yalnız bıraktım. İhtiyacın olduğunda yanında olamadım. İçinde yaşattığın dramı anlamadım. Haklısın anne, ben adam olamadım…

Haklısın dostum,

Yükselen egonu fark edip durduramadım. Senden ulaşamayacağın değerlere ulaşmanı bekledim. Değmeni istedim gönlümün en duygusal köşesine. Anlamanı istedim anlatamadığım duygularımı. Hissetmeni istedim, hissettiklerimi. Beni düşünmeni istedim kendinden çok.

Haklısın sevgili,

Aşkın ıstırabını yaşattım sana. Karşılıklı olan duyguların bir gün biteceğini düşünemedim. Hep sevmeni istedim, kendi sevgimin sınırlarına bakmadan. Fedakarlık yaptığımı hissettirip, fedakarlık istedim hesapsızca. Her elimi tutuşunda heyecanlanan yüreğini fark edemedim. Gözlerimin içine bakamamanı ürkeklik sandım. Bilemedim içindeki büyük sevginin her geçen gün daha da büyüdüğünü. Göremedim içindeki beni benden daha çok sevdiğini.    Hissedemedim senin kadar aşkın derinliğini. Haklısn sevgilim ben sevmeyi beceremedim.

Haklısın evlat,

İsteklerine cevap verecek kadar cesur olamadım. Çocukluğunun farkına varamadım. Büyümeyeceksin sandım. İhtiyaçlarına sadece derman oldum ama neden istediğini anlayamadım. Sana öğretmeden önce öğrenmem gerekenleri bilemedim. Heyecanlarına ortak olurken sabırlı davranamadım. Duygularını hissedip seninle coşamadım. Gözyaşlarını silahın sandım. Sana çocukluğunu çok gördüm.

Haklısın hayat,

İçindeki tüm değerlere hak ettiği değeri veremedim. Seni sınırsızca yaşamayı denedim ama hep bir şeylere takıldım. İçime çektiğim nefeste aradım anlamını ama başaramadım. Sabahları ilk ışığına aldandım. Akşam gün batımında hüzünlendim. Yansıttığın renklerdeki heyecanı çoğu zaman yakalayamadım. Bastığım toprağın, soluduğum havanın yeteceğini kavrayamadım. Her şeyleri senden bekledim. Olan biten her şeyden seni sorumlu tuttum. Sana ulaşamadım ama bir köşesinde beni yaşatmanı bekledim. Ben seni içime sindire sindire yaşayamadım…

Ama…

Hayır anne… Bu sefer başardım… Sen yanıldın…

Hayır dostum… Ben hep senin yanında oldum, sen fark etmedin…

Hayır sevgili… Ben aşkın fedakarlık olmadan da yaşanabileceğini anlattım.. Sen anlamadın…

Hayır evlat… Ben sende kendi çocukluğumu da yaşattım. Hemde yaşayamadığım kadar. Sen beni büyük sandın…

Ah be hayat… Seni hiç bir zaman anlayamadım…

Korkma, asıl hayata…

Karanlık, çok karanlık. Korkuyorum.. Hissedemiyorum ellerimi, ayaklarımı. Bakıyorum, göremiyorum. Heyecanlanmıyorum. Hareket edemiyorum. Haykırmak istiyorum ama nefesimi bulamıyorum. İstiyorum ama alamıyorum. Hiç bir şeyin içinde bir hiçim. Öldüm ben…

Perdeyi görüyorum, hesap sorarcasına açılıyor, yırta yırta göz bebeğimi. İçine girmek için çırpınıyor sanki. Buraya kadar diyorum ama buna izin vermeyecek gibi. Sert ve seri hareketlerle hazırlanıyor uzun süreceği belli olan sunuşa…

Işıldıyor bir şeyler perdenin önünde. Bir el, kocaman bir el. Alıyor beni, ışıl ışıl her taraf. Ağlıyorum avaz avaz.. Doğdum ben…

Koşturuyorum hızlı adımlarla. Büyüyorum, gelişiyorum, çalışıyorum. Üstüme yığılmış ağırlıklarımı görüyorum. Hep korkuyorum geceleri. Uyuyamıyorum bazen. Ama yaşıyorum en sonunda ki başlangıcıma doğru. Sonra bırakıyorum her şeyi. Amaçlarımdan vazgeçmişim, sızlanıyorum sadece. Yaşarken kapatmışım kendimi. Onu görüyorum. Anlık duyguların içinde boğulmuş, anı yaşarken heyecanı kaybetmişim.

Bir bir geçerken yaşadığım her şey. Pek de seyirlik olmamış dedirtiyor bana. Pek de seyirlik yaşayamamışım. Yemişim zamanımı, çarçur edip harcamışım boş işler peşinde. Boş olduğunu buradan bakınca görüyorum ama..

Derin bir nefes giriyor ciğerlerimin en derin köşesine. Uzunca bir zaman çekiyorum içime yeniden sunulan havayı. Yanıyor tüm vücudum. Hissediyorum kendimi, bedenimi. Görüyorum hayatın renklerini. Ellerimi, ayaklarımı oynatıyorum. Canlanıyorum. Gülümseyen yüzümü durduramıyorum. Yeniden bir şey oluyorum. Yaşıyorum ben…

Şimdi korkmuyorum. Geçmişimi bir köşeye bırakıyorum ve yeniden başlıyorum kalan kısa günlerimin beni götüreceğe güzelliklere. Korkmuyorum son günümde bana yaşatılacaklara. Bundan sonraki bölüm için seyirlik bir bölüm yapma çabasında buluyorum kendimi.. Korkmuyorum çünkü yaşıyorum ben…

Yaşadığımın değerini fark ediyorum, Son günümü düşünerek değil, bu günden sonraki günlerimi izleyeceğim güne, izlenecek bir hayat sunmak için yaşıyorum. En azından… Ama korkmuyorum ölmekten. Yaşamayı seviyorum. Biliyorum kısa süreceğini ama düşünmüyorum sonrasını. Biliyorum iyiyim ben. Hepimiz iyiyiz. Öyleyse… Korkma sende. Asıl hayatın güzel köşelerine…

Korkmayasın artık diye…

Kolay mı sanırsın…

Kolay mı sanırsın.. Bunca yıldan sonra yeniden başlamak. Yakalamak paçasından. Dönmek geçmişe. Bıraktığın yeri bıraktığın gibi bulacağını sanmak. Heyecanlanmak yeniden. Yaşanmışlıkların bıraktığı derin izleri kapatabilmek. Alışmak bilmediklerine, sevmek yeni alışkanlıklarını. Yeni tipini sevmek, sevdirmek. Kolay mı sanırsın yeniden insan olmak…

Yıllarca, hayatının en değerli yerine koyduğun değerlerden vazgeçip yeni değerler bulmak. Büyümek ama yaşlanmamak. Öyle sanmak aslında…

Düşünüyorum şimdi. Yaşamış gelmişim bu günlere. Yaratmışım bir ben. Bir kişilik, karakter büründürmüşüm bedenime. Bir zerre olmuşum fezada. Bir değer olmuş sevilmişim, bir varlık olmuş fark edilmişim. Kimi zaman en tepeden kimi zaman dipten bakmışım herkese, herşeye. Var olmuşum alemin bir köşesinde… Bana sunulanların inadına asılmışım özgürlüğe. Kazanmak için değil iyi hissetmek için yapmışım her ne yaptıysam. Sonunda kazanmışım yarım yamalak ta olsa bir şeyler..

Görüyorum şimdi. Uğruna değmeyen boşlukları. Fedakarlıkların kaybettirdiklerini. Kazanılanların hiçliğini. İyimserlikteki karamsarlığı. Gerçek yalanları.

Biliyorum şimdi. Dirilme vaktidir yeniden. Ayağa kalkma, başlama zamanı. Silkinerek uyanma zamanı. Onurlu gururlu görme zamanı hiç yaşanmamış gibi. Kaybederek başlayacağını bilerek başlanması gerektiğini. Biliyorum ve hazırım olacaklara şimdiden. Uzanan ellere değil, gülümseyen gözlere ihtiyacım var şimdilik…

Lazım olan enerjimi anlayacak insanlara, sahtekarlıktan arınmayı becerebilenlere. Hayatımın köşesinde var olup hissettiremeyenlerin duygularına ihtiyacım var. Benimle birlikte dibe vurmaya, vurur vurmazda zirveye fırlarken korkmayacaklara. Mücadeleci ruhumu görüp mücadele edebileceklere… Kısacası beni benim gibi göreceklere ihtiyacım var.

Zor olur yeni başlangıçlar. Eğer yalnız olduğunuzun farkında değilseniz.

Kolay mı sanırsın kendine ulaşmak. Her şeye rağmen sen olmak…

İhtiyacım olan tek şey benimdir belki de…

Kıbrıs için atan kalp durdu…

Bir yaz günüydü. 1999 yılı yazı. Bir sebepten Kıbrıs’tayım. Dolaşıyorum Girne sokaklarında. Günlerden Cumartesi. Akşam neresine takılsam acaba diye bakınıyorum birazda. Her zaman gelemezsin böylesi bir aşk memleketine. Şirin, küçük, eski bir kasaba gibi Girne. İnsanlar sıcaktan bunalmış ama yüzlerinde tatlı bir tebessüm var. Dükkanlar uzun öğlen arasındalar. Bir nevi siesta…

Deniz şehir içinde ama temiz görünüyor. En azından kir değil deniz kokuyor, yosun kokuyor. Rengi de çekici ve hatta yüzenler var limanın kenarında. Bir kısım gençlik arabalarını park etmişler yol kenarına gazete okuyorlar, ellerinde bira şişesi, ağızlarında yavaş yavaş tüten sigaraları ile. Köşebaşlarında yaşlı adamların dikildiği incik boncuk tezgahları var ama muabbet etmiyorlar hiç. “Alacaksan al, yoksa git” diyorlar en kabasından. Belki ortaliktaki şirinliği bozan tek görüntü onlar.. Maalesef.

Her köşeden bir müzik yükseliyor, içine huzur veren cinsten müzikleri ama. Herkesler akşama hazırlanıyor. Cumartesi akşamları en özel gün buralarda. Herkes en güzel kıyafetlerini giyip atıyor kendini barlar sokağının albenisine. Özgür gün diyorlar o güne ve devamındaki geceye. Ada psikolojisindenmidir nedir bilinmez ama o gün bayram gibi sanki. Genç, çoluk çocuk, ablalar teyzeler amcalar. Herkesler eğlenme günü ilan etmiş o günü ve hakkını da veriyorlar…

Dolaşıyorum Girne sokaklarında dalgın dalgın. Birden bir kalabalık fark ediyorum. Gülüşüyor herkes. Ortada yuvarlak yüzlü, şirin, şişmanca, dost canlısı bir amca. Elinde makine fotoğraf çekiyor bir yandan da sohbet ediyor insanlarla. Merak edip yaklaşıyorum. Gözlerime inanamıyorum. “Yok canım, benzetmişimdir” diyorum. Ama yok be evet o adam… Rauf Denktaş. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı. Halkın arasında, halktan biri.. Ne koruma var etrafta ne polis. Varsa da ben fark edemiyorum. Çünkü hiç rahatsız olan da yok edilen de. İtiş kakışta yok. O kadar sevimli geliyor ki. Sarılmak istiyorum. Biraz daha yanaşıyorum. Etrafa bakınıyorum hala, aranıyorum bir görevli bir şey. Kafamda soru işareti var hala inanamıyorum. Sonra halkına el sallayarak binip gidiyor arabasına. O zaman anlıyorsunuz önemli biri olduğunu. Onun dışında halkının içinde dolaşıp, onlarla şakalaşabiliyor. Onları anlamaya çalışmıyor, gerçekten anlıyor. Bütün bunlara rağmen seveni olduğu gibi sevmeyeni de olabiliyor ne yazık ki…

Arabası uzaklaşınca oradaki insanlara soruyorum gördüğüm kişinin kim olduğunu. “Rauf baba” diyorlar. “Nasıl oluyor bu kadar rahat buralarda?” diye sorduğumda ise anlamsız yüzüme bakıyorlar. “Çok gelir buralara ve hatta bazen oturur kafede çay da içer bizimle” diyorlar. Hayretler içinde yürüyüp uzaklaşıyorum oradan.

O gün bugündür ne zaman televizyonda görsem gülümserim. İçimden inanılmaz bir duygu seli akar gider. Sarılasım gelir hep o şirin tombul amcaya… Rauf Baba’ya…

Yaptıkları, bıraktıkları bir yana, her yönüyle örnek bir lider, mücadeleci ve en önemlisi değer bilen değerli bir insan. Türk halkı seni asla unutmamalı. En azından ben unutmayacağım. Nur içinde yat Rauf baba…

Ey özgürlük…

Yılaar yıllar sonra, oturuyor çocuk babasının kucağında yolculuk yaptıkları garip ama uçan aracın içinde.

-Baba. yıldızlar neden bu kadar yakın görünüyorlar bu akşam?

-Yok oğlum aynılar. Sana öyle gelmiştir…

-Peki baba o zaman biz neden yıldızlara gidemiyoruz?

-Çok uzaklar çünkü oğlum…

-Ama baba geçen gün derste öğretmenimiz yıldızlara gitmek için düşünmek yeter demişti.

-Hayal kurun demiştir oğlum.

-Ama düşünerek bir şeyi yapabiliyorsak sevmediğimiz insanları da yok edebilir miyiz o zaman ?

-Olmaz oğlum, öğretmenin ne kast etmiş tam da anlayamadım.

-Düşünerek istediğinizi gerçekleştirebilisiniz dedi baba…

-Anlıyorum oğlum. Öğretmenin ne öğretmeniydi?

-Hak ve adalet dersinin öğretmeniydi baba…

-Bak oğlum… O zaman anlatayım sana.. 

Yılaaar yıllar önce bir gün..

Düşünerek bir eylem gerçekleştirileceğini sananlar, düşünme ihtimalleri olan birilerini yıllaar  yılı hapiste tutmuşlardı. Hayal kurmanın tehlikeli olduğu karanlık dönemlerdi. Hiç kimse olumsuz düşünemezdi yönetenlerle ilgili. Halkın yarısı onları seviyor diye diğer yarısının da boyun eğmesi beklenirdi. Sesi çıkanlar, konuşanlar, yorum yapanlar suçlu olurdu, hemde terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanırdı.. Hatta öyle ki o zamanın ülkesini savunmakla görevlendirenler bile suçlanmıştı. Korkmuşlardı birileri altımızdan koltuğumuzu alacaklar diye. Yoksa ülke falan pek de umurlarında değildi…

İşte o zamanlardan bu günlere çok şey değişti oğlum. O zamanlar sınırlar vardı. Şimdi sadece sinyaller var. Düşünmenin de düşünmeye çalışmanın da çok manası kalmadı. O zamanlar mücadele edenler bu günleri görselerdi o kadar hırs içinde olmazlardı herhalde.

Bu yüzden oğlum, sen düşünmeye devam et ama düşüncede kalmayacaksa düşün, yoksa düşüncelerinde boğulursun günün birinde…

Çocuk babasının kucağına uzandı yıldızları seyrederek uykuya daldı…

Adam perdeyi kapatıp gözünü tavana dikerek baktı, baktı, baktı…

Kırmızı donunuzu aldınız mı..?

Her olayda geçmişi hatırlayıp bugünlerle kıyaslamaktan nefret ediyorum ama elimde değil. Birileri sanki planlamış olduğu sona doğru bizi adım adım yanaştırıyor. O kadar net görünen bir gerçek ki bu. Çok uzun uzadıya düşünmeye bile gerek yok.

Eskiden de vardı Noel baba lafları. Biz hiç birimiz kulak asmazdık. Öyle bir beklentimizde olmazdı. Saçmalığının daha beş yaşındayken farkındaydık. Sonra büyümeye başladık. Biz küçükken zaten burun kıvırdığımız, ciddiye almadığımız geyik arabası çeken adam her taraflarda görünür oldu. Alışveriş merlezlerinin hemen her katında, ekonomik açıdan iyi olan mahallelerdeki dükkanların önlerinde. Nereye baksak görmeye başladık.

Bir kırmızıdır gidiyor ortalık. Herkes birbirine kırmızı don hediye ediyor. İnanmak falan bahane yavaştan şartlanmışlığa doğru gidiyoruz. Sevgililer günü gibi beklenti içine girer oluyor herkes. Ama sorsan “Noel Hiristiyan kutlamasıdır” diyor. Neyi kutladığını biliyor mu yada neden böyle bir gün var onun hakkında bir fikri var mı? Hayır yok. Zaten umurunda da değil. Nasılsa birileri onun adına bu kötüdür diyor ya. O da kalabalığa uyuyor işte..

Kalabalığa uyuyor uymasına da iş kutlamaya gelince gözü arıyor bir kırmızı don.. Perhizdeyken lahana turşusu neden yenmiyor. Onu bilemediğimden bu lafı etmeyi de sevmiyorum ama bu duruma uyacak başka laf ta bulamadım.. Söyledim sayın…

Ben hiç bir şeye karşı değilim. Kutlamalar dini kutlama olacak diye yada birileri bana öyle dayatacak diye de canımın istediğini yapmaktan vazgeçmem. Hani diyordum ya yazımın başında.. “Biz eskiden” diye..

Bilmezdik Noel baba, anne yada her hangi bir sembol. Bir TRT miz vardı siyah beyaz televizyonda… Beklerdik babamla gece yarısını. Nesrin TOPKAPI ya da bir başkası çıksın diye. Gerçi ben bişey anlamazdım annemle babamın dansözü izlemek ve izlettirmemek adına yaptıkları inanılmaz çekişmesini ama büyüdükçe anladığım tek şey o oldu.

Çerez yerdik. Portakal, mandalina yerdik. Tavuk olurdu soframızda. Senede bir gün ailece bir iş yapardık. Geçen yılın yaşlı dedesine üzülürdük ama yeni gelen yılın enerjisini hissederdik o siyah beyaz camdan. Programlarda hep bir eğlence ortamı sunulurdu. Siyah beyaz dı her şey ama olsun biz turuncu ve sarı biraz da kahverengi görürdük soframızı. Bize sunulan dünya siyah ve beyazdı ama biz renkli yaşardık…

Şimdi her şey renkli ama yaşantı siyah beyaz. Belki o da kalmayacak ilerde. Birileri din yaklaşımı içinde “günahtır, saçmalıktır” diyor. Birileri kapitalizm gerçeğini çözmüş olarak, “kırmızı don olmadan yeni yıla girilmez” diyor.

Biz yine de biz olalım. Takıntılara takılmadan, şartlanmışlıklardan sıyrılarak, her şeyin içine katıştırdığımız dinimizi bu işten sıyırarak. Olaya sadece biten bir yıl, geçen zaman olarak bakalım. Geçen yılın muhasebesini yapalım. Sevdiklerimizle öpüşmenin bahanesi olarak görelim. Biten yıldan, yaşlanmışlıktan sıyrılıp gelen yılı enerji ile karşılayalım. Yani dostlar pozitif düşünüp hayatımızın gidişini pozitife çevirelim. Kırmızı don alamadıysanız da dert etmeyin. Kimse görmeyeckse öyle olduğunu farz edin. Mühim olan niyet değil miydi 🙂

Sevgilerimle mutlu yıllar…

Gelecek günler için gece yaşar olmuşuz…

Farkında mısınız? Gece yaşar olmuşuz.  Her şeyi gece öğrenip her işimizi gece halleder olmuşuz.

Gündüzleri dayak yerken geceleri hesabını verir olmuşuz.

Gece seyrettiklerimizi ertesi güne taşıyıp öğrendiklerimizden hava atar olmuşuz.

Gece sevip gündüz unutur olmuşuz.

Hadi biz gece yaşamaya başladık. Gündüz kafamızı kaldıramadığımızdan geceleri hayatı anlar olduk. Siz niye koca gün dururken üç dakikada bitecek görüşmeleri geceye bıraktınız. Gündüz hep beraber Fransa’ya kol çıkartıp tüm gecemizi bu konuyla boğuşarak geçirmemize sebep olurken, gece yarısı aniden kanun görüşüp yasa geçirme arzunuz nereden oluştu. Önümüze attığınız kemik sizinde mi iştahınızı kabarttı.

Ben ülkemin onurunu düşünürken siz bütün gece kendi ceplerinizi mi düşündünüz. Ben sizi oralara ülke meselesini benden daha çok düşünün diye göndermemiş miydim??. Sana vekalet vermiştim ülkemin onurunu yerlere düşürme, her ortamda haklarını savun diye. Ben cebimdeki son kuruşumu bile ülkemin menfaatleri için vermeye hazırken sen kendi cebine girecek kuruşların hayaline mi kapıldın?

Geleceğimizi teslim ettiğimiz adamların gündüz herkesin gözleri önünde ülke menfaatleri için çalışması gerekirken geceleri kendi menfaatlerine çalışmakta olduklarını gördük hep beraber. Hiç merak etmeyin hiç kimseyi ve hiç bir anlayışı eleştirecek değilim. Kaldırın kafanızı falan da diyecek değilim. Hatta yapılanın yanlış olduğunu da söylemiyorum. Sadece merak ediyorum bir vatandaş olarak… Nasıl oluyor da hala çok işler yapıldığını söyleyebiliyorsunuz onu anlamaya çalışıyorum tüm anlayışsızlığımla beraber.

Her neyse şimdi siz televizyonun sesini açın, alın kumandayı dolaşın.. Sabah kalkınca da bir göz atın bakalım Fransız ürünlerindeki satışlarda en ufak bir değişiklik varmı.

Ülkesini sevmek ne demektir biliyor musunuz? ya da milliyetçilik. İşte böyle anlarda anında birlik olabilmek demektir. Yoksa ülkesini sevmediğini düşündüğün insanı öldürmek yada orda burda bağırıp çağırarak ahkam kesmek hele hele bıraktığın bıyığın ya da tokalaşma şeklin değildir ülkeyi sevmek..

Benim canım ülkemin fedakar insanlarına…